30 Nisan 2014 Çarşamba

Parçalanmış ip ve Demirden merdiven

     Ben kimim? Hiçbir fikrim yok. Herhangi biri olabilirim. Bir hikayenin karakteri ya da yaratıcısı. Her gün konuştuğunuz arkadaşınız ya da her gün önünüzden geçen siluet. Yardım etmeye çalışan bir peri ya da kafanızı daha da karıştıran bir illüzyon.
     Bir yazarın dünyasını anlamanız zor. Ne zaman kendinden bahsediyor ne zaman başkalarını anlatıyor bilemezsiniz. Belki de anlattığı sizsinizdir. 
     
     Ama ben; üç günde öğrendiğim şeyleri, bir saniyede çöpe atabilecek biriyim.
     

     Acımasızım.


     Herkesin dâhil olduğu bir kendi olma savaşındayım. Pek başarılı olduğumu da söyleyemem. Bazen ilham kaynakları buluyorum. Sonra o kaynakların benden kötü bir durumda olduğunu görüyorum. Çünkü kanıtları önüme sunuyorlar.

     Kendin olmak nedir ki? Her halükarda herhangi bir sistemin ucu değiyor sana. Ama benim gözümde; yaptığın şeyleri mümkün olduğunca kendi istediğin doğrultusunda yapıyorsan kendinsindir. 
     
     Peki onu bu duruma ne getirdi, diye düşündü kız. Çok mu yaralıydı, çok mu âşıktı, çok mu umutsuzdu? Kuyunun dibindeydi aslında. Atılan her ipi tutacaktı yağ kaplı olsa da. Çocuğun parçalanmış bir ipliği tuttuğunu görebiliyordu kız. Fakat çocuk bunun ne kadar farkındaydı? İpi atana olan tutkusu muydu onu harekete geçiren?
İpin diğer ucunu tutan hiçbir şey olmadığını ne zaman fark edecekti?

     Seni ilgilendirmez, dedi çocuk, kızın gözlerine bakarak. Her zaman kendi kararlarımı verdim. İyi ya da kötü her zaman benim istediğim oldu. Şu anda da o ipten çıkmak istiyorum, diye devam etti.

     İpi bir şey tutmuyor ki, dedi kız. Çocuk omuz silkti. Düşersen ağlama, dedi kız. Çocuğun koyu gözleri hırsla açıldı. İpe öyle bir sarıldı ki; elinden kayan ipin, hayatının her bir karesi olduğunun farkında değildi.

     Düşeceksin, dedi kız. Çocuk tırmanmaya çalıştı. Avuçlarının arasında ilerleyen iple yukarı çıktığını sanıyordu. Gözleri yukarıdan ona bakan gözlerdeydi. Oradaki kız gülümsüyordu. Aldatıcıydı. Çocuk ipi her çektiğinde ona yaklaştığını düşünüyordu. O kadar başı dönmüştü ki, ona yaklaştığına inanıyordu.

     Ama ayakların yerde, dedi arkasındaki kız, benim bastığım zemine basıyorsun. Çocuk duymadı. Dönmedi. İpi çekmeye devam etti. Çünkü kendince yaklaşıyordu ona. Hayatının hâkimine. Kararlarının tanrıçasına. Yorulmaya başlıyordu. Ama ona ulaşmasının bunu gerektirdiğini biliyordu. Yorulmak zorundaydı. 

     Kendini ne zaman kaybedersin biliyor musun, diye sordu kız. Çocuk ona döner gibi oldu. Gerçek sandıklarının tekrar hayal olduğunu anladığın zaman, diye devam etti kız. Çocuk yorulmuştu artık. Ama yukarıdan ona bakan gözler oradan gitmiyordu. Ona ulaşmalıydı. Ona ulaşmak için onun istediği her şeyi(ki bunları kendi kararları sanmaya devam ediyor) yapmalıydı. Yapacaktı da.

     Ben gidiyorum, dedi kız arkasından. Bir de baktı ki kız çamurlu duvara dayadığı demir merdivenden tırmanmaya başlamış.

     Nereye, diye sordu çocuk. Kız omuz silkti. Onu ipin sonuna kadar izlemişti. Ve izlerken(çocuğun sanmak istediği gibi) öylece beklememişti. Kendi merdivenini yapmıştı. Çocuk ipin ucunu avuçlarında tuttuğunu anladığında kız merdivenlerden çıkmıştı bile. O koca çukurun tepesinde diğer kızla bakışıyordu şimdi.

     Karşısındaki kızın tatmin olmuş ifadesini izliyordu kız. Kızlar neden böyle olmak zorunda, diye düşünüyordu. Acı çektirmekten aldıkları haz, elindeki oyuncaklarla akıllıca oynayışları, melek gülüşleri... O kadar kandırıkçıydılar ki... Ben nasıl bir kızım, diye düşündü sonra. Onun gibi miyim? Oynamaktan hoşlanıyor muyum?

Çocuğun kafası öne düştü. Elleri kasıldı. Titremeye başladı.

     Haklıydı, diye düşündü çocuk gözyaşları içerisinde. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Lanet etti kendine(çünkü beklediğini sandığı gözlere lanet edemeyeceğini hala biliyordu).  O gözler bir kez daha uzaklaşıp gitmişti.

     Arkasındaki demir merdiven duruyordu. Fakat oradan çıkacak hali de kalmamıştı. Zaten o an anlamıştı gidenin aslında gittiğini. Gelmeyeceğini. 

     ***
     Bazen yaptığımız seçimler apaçık gözükür aslında. Mesela yukarıda da bahsedildiği gibi çok güvendiğimiz, güvenmek istediğimiz şey kopmak üzere olan, ucu bir yere bağlanmamış iptir. Sadece kendimize çekeriz ve çektikçe tırmandığımızı sanırız.

     Asıl şey ise burnumuzun dibindedir. Sapasağlam oradadır. Ve biz garip bir şekilde onun hep orada kalacağına inanırız. Ve sona geldiğimizde onun sağlamlığını gözümüze sokarak tamamen bizi bıraktığını anlarız.

     Ve bazen bazı şeyler için geç olur.
     ***

     Öyle işte


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder