27 Mayıs 2014 Salı

Gece düşünceleri

    Ne düşünmesi gerektiğini bilmeden oturuyordu. Saçları omuzlarına düşüyordu. Bu kadar umutsuz olmak için ne yapmıştı? İstediğini yapmak neden bu kadar zordu?
     Feda etmesi gereken o kadar çok şey vardı ki... Ve başkalarının kalbini kendinden öne koyacak kadar salaktı. Salak olduğunu biliyordu. İstediklerini yapabilirdi aslında. Fakat bütün o kalpleri ateşe atamayacağının farkındaydı.
     Nasıl yapabilirdi ki? Ansızın insanların hayatından çıkıp gidemezdi! Bunu onlara yapamazdı. Kimseyi habersiz bırakamazdı. Onu merak ederlerdi. Özlerlerdi. Endişelenirlerdi. Onlara bunu yaşatmaya hakkı yoktu.
     Peki kendi içinde kopanlar ne olacaktı? Aylardır bunu düşünüyordu. O ilk konuşmayı yaptığından beri aklından çıkaramıyordu. O ne olacaktı? Emin olduğu tek şey bunların hiçbirini istemiyor oluşuydu. Özgürlüğe duyduğu tutkuydu.
     Özgürlükle sevişebilirdi. Özgürlükle istediği her yere gidebilir, istediği her şeyi yapabilir, her şeyi söyleyebilirdi. Kimseye açıklamazdı neden yaptığını. Düşünmezdi bıraktıklarının ne hale gelebileceğini. Kırık parçalar umrunda olmazdı.
     Umursamamayı sağlayan bir hap var mı diye düşünmeye başladı oturduğu yerde. Aşk acısı mı? Yapmaaaa, dedi kendi kendine. Böyle klişe bir şeyle mi umursamayı kesecekti??? O aşk geri gelmeye karar verdiğinde ne olacaktı? Kavuştuğunu sandığı bütün umursuzluk onu terk edecekti. Yine aynı şeyler yaşanacaktı. Başta güzel gelecekti belki ama sonra yine o kapana kısılmışlık duygusu etrafını saracaktı. Kalbi sıkışacaktı. Nefes alamayacaktı.
     Tuhaf, diye fısıldadı. Nedir tuhaf olan, diye sordu hemen ileride oturan arkadaşı. Hiç, dedi ona. Ama kafasının içinde patladı bütün düşünceler. Aşk ve umutsuzluk aynı hissettiriyor! Lanet olsun! İkisi de o kadar benzer ki!
     Kalbin sıkılıyordu çarparken, bedenin uyuşuyordu düşünürken, nefesin daralıyordu, her şeyin seni daralttığını düşünüyordun. Bir tık fark vardı arasında. Biri seni sersemletirken diğeri düşeceğini bildiğin bir uçuruma sürüklüyordu.
     Parçalar batıyordu her yerine. Gitmek istiyordu. Kaçmak istiyordu. Bunu yapacaktı. Oh, evet. Kesinlikle yapacaktı. Gülümseyerek ona bakan, hayat hikayesinden parçalar anlatan arkadaşını izlerken aklından bunlar geçiyordu. Evet ondan bir dayak yiyecekti öylece gittiği için. Ama anlayacaktı bir süre sonra onu. Bunu biliyordu. Çünkü arkadaşlar bunu yapar değil mi? Anlayış gösterir...
     Gidecek ve hayatını yaşayacaktı. Birkaç gün, ay ya da yıl... Fark etmez. Hiçbir pişmanlık bırakmadan dönerdi belki. Ya da orada kalmaya devam ederdi. Herkesten ama 'herkesten' kaçardı. Kimsenin onu tanımadığı bir yerde tamamen yeni biri olurdu...

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kendini gerçekleştiremeyenler

     Her gün uyanıyoruz, bir şeyler yiyoruz, işimizi yapıyoruz, ders çalışıyor ya da aşk acısı çekiyoruz. Geçmişi yad ediyoruz bazen. Orada bıraktıklarımızı düşünüyoruz. Hava kararıyor. Otobüse biniyoruz. Eve gelip yatağa geçiyoruz. Uyuyoruz. Yada müzik dinliyoruz. Bir şeyler yapıyoruz. Doğru.

    Peki kendi istediklerimiz? Onları ne kadar yapıyoruz? Bize paralı meslekleri öğrettiler her zaman. Sevdiğimiz şeyleri değil... Parayı sevdirdiler bize. En önemli şey bu dediler. Hayaller kurduğumuzda aç kalırsın dediler. Ama aslında o zaman mutlu olacağımızdan kimse bahsetmedi. Çünkü para kazanmak mutlu olmaktan çok daha önemliydi onlar için.

     Hayat kısa, derdi bir arkadaşım.

     Fuck it, derdi Skins'teki rahmetli Chris.

     Harikasın, yüklerinden kurtulmalısın, derdi hayatı 11 sene ıskalamış aşk madurlarından biri.

     Bak, bu hayat senin, şu anda ne yapmak istiyorsan onu yap, derdi siyah saçlı kadın.

     Neden anları ıskalamak için eğitildiğimizin farkında değil kimse? Neden öylece söylenenleri yapıyorlar? Mutlu değilsin. Mutlu değilim. Mutlu değiliz. Kendimizi gerçekleştirmediğimiz sürece de olamayacağız. Bunun farkındayız. Peki neden lanet olası bir itici güce ihtiyaç duyuyoruz?

     Ben öleceğime onlar ölsün, derdi Katerina Petrova.

     Katerina bunu diyebilir. Çünkü onun hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şeye bağlanmak istemiyordu. Oradan oraya giderken umursayacağı biri olsun istemiyordu. Özgür olmak istiyordu. Elinde hiçbir şey yokken egoist olabilirsin. Bunu herkes yapabilir.

     Evet, hayat kısa dostum. Haklısın. Ama istediğimiz şeyleri yapabilmek için buna uygun olmamız gerek. Sen uygunDUN. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Artık uygun olmayacaksın. Çünkü elinde bir şey var. Tutunuyorsun. Ama kendi istediklerine değil. Hala sahip olabilmek için gerekli olan şartlara tutunuyorsun.

     Ben de sık sık fuck it diyorum sevgili Chris. Her dediğimde aklıma sen geliyorsun. Ama lanet olsun, sen de sana "fuck it" demeyi kestiren birini buldun. Yani tek başınayken haklısın. Sonuna kadar FUCK! Ama hayatı biriyle paylaşırken, birileri senin yanındayken onu demek olmuyor. Kaldı ki sen de öldün gittin zaten.

     Yüklerimiz... 11 yıllık aşk maduru. Yaşın almış gitmiş. 11 seneni çöpe attığını kabul ediyorsun. Benim de atmamı istemezsin. Biliyorum. Kimse istemez. Yaşadığı zorlukları başkasının da yaşamasını istemez. Durumu kolaylaştırdığını sandığı tavsiyeler verirler. Ben ettim sen etme misali... Ama olmuyor be. Terzi kendi söküğünü dikemiyor. Ne sen 11 yılını geri getirebilir, travmalarını kafandan silebilirsin Ne de ben yüksüz kalabilirim.

     Hayat benim. Ne yapmak istiyorsam onu yaparım(mümkün olduğu ölçüde). Bazen hiçe sayarım. Aşk madurunun da dediği gibi benimle olmanın bedeli geride bir enkaz bırakmaktır. Neden ben de çözemedim. Ama enkaz bırakıyorum dokunduğum her... Neyse. İstediğini yapmak güzeldir. Hesap vermemek. Kendine saklamak. Dozunu bilmek.
     Siyah saçlı kadın seni seviyorum. Hayatı ıskalayanlar olarak çok tatlıyız bence. Ama hala istediğim noktaya bir gün geleceğime inanıyorum.

11 Mayıs 2014 Pazar

Mmmmm neyse

     İntikama aşık insanlar vardır hayatta. Yaptıkları tek şey birinin canlarını acıtmasını beklemek. Böylece intikam planlarının ilk ilmeğini atacaktır. Bundan o kadar zevk alır ki...
     Sabırlıdır o insanlar. Doğru anın ellerine geçmesini günlerce haftalarca bekleyebilir. O an öyle yada böyle gelecek çünkü. Ve o, avına yaklaşan bir çita gibi sinsice ilerleyecek.
     Peki kurban her zaman ne yaptığının farkında mıdır? Bu daha önemli bir soru. Çoğu, ne zaman ne yaptığını bile hatırlamıyor. Birinin zihninde bu kadar kalıcı olabilecek kadar değerli değiller çünkü. O umursuzluk boşluğunda attıkları adımların, savurdukları lafların nereye varabileceğini düşünmez.
     İntikamcı o günü kavrayıp kurbanın midesine uzunca bir bıçak soktuğunda kıvranır kalırlar. Uyuşurlar. Hissedemezler. Geçici bir süre hissedemediklerini sanırlar. Sonrasında intikamcı her şeyi hatırlatmaya başlar. Söylediklerinin bu noktaya geleceğini bilseydi hiç o lafları eder miydi kurban?
     Hiçbirimiz dikkat etmiyoruz ne dediğimize. Neden dediğimize. Boşlukta hissettiğimiz her an sallıyoruz adımlarımızı, nereye gelirse. Birinin üstüne bastığımıza dikkat etmiyoruz. Boş laflar ediyoruz. Boş sarhoşluklara kapılıyoruz. Umursamadığımızı biliyoruz. Ama sonra? Sonrasını siktir et diyoruz. Ama umursuzluk anında yapılanların geniş bir manevrayla godoslama bize çarpacağından haberimiz bile yok.