13 Kasım 2014 Perşembe

hayaller v.s gerçekler

     Seni hiç tanımıyorum belki de. Gerçekten hiçbir fikrim yok sana dair. Ne düşündüğümden ben bile emin değilim.
     Bir dünya yarattım kendime ve orada buluşuyorum seninle. O kadar güzel geçiyor ki zaman ben bile inanıyorum gerçekliğine.
     Gördüğüm rüyalar zaman kaymaları yaşamaya başlıyor. Gözlerimi açtığımda daha az önce seninle olduğuma yemin edebilirmişim gibi. Kaybolduğum dudaklar seninmiş gibi.
     Bir şarkı açıyorum bana dinlettiklerinden ve kapanıyor gözlerim. Dans ediyorum. Dans ediyoruz. Dibine kadar siktir ediyoruz hayatı, şimdiye kadar olanları.
     Sadece bir gece veriyoruz birbirimize. Unutulması imkansız bir gece. Belki sevişmiyoruz ama yine de biliyoruz daha önce hiç bu kadar kendimiz olmadığımızı. Özgür olmadığımızı...
     Şarkının tonları her yerimize işliyor. Daha önceden sohbeti geçen bir şeyi fısıldıyorsun. Gülüyorum. Gözlerine bakıyorum, kahverenginin saltanatını izlemekten alamıyorum kendimi.
     Belki de ilk ve son kez kafamızdaki o malum insanları siliyoruz. Sadece bir an için uçup gidiyorlar aklımızdan. İlk ve son kez sadece her şey biz oluyor. Her şey hiç oluyor.
     ***
     Ve ben biliyorum ki aslında hiç tanımıyorum seni. Tanımak isterken aslında hiç istemiyorum. Korkuyorum senden. Kendi hayalimde beni boğmandan, beni yok etmenden korkuyorum.
     ***
     Gerçek hayatta hayal kırıklığı diyorlar buna.
     ***
     Zaten gerçek hayatta hepimizin devam etmekten usanmadığı bir hayatı var. Büründüğü roller, sakladığı maskeler var.
     ***
     Yenilikler...
     ***
     Neyse.
     ***
     Müziklerimizle mutluyduk biz. Birileri onu bile elimizden alacak kadar acımasız olmadan önceydi her şey. Ve o anda bitti hiçbir zaman başlayamaycak olan hikaye.

3 Kasım 2014 Pazartesi

teselli dünyasında gezinmek

     Değişimler yaşıyoruz. Bunalıyoruz bazen. Kaçıp gitmek istiyoruz. Birinin umrunda olmayı özlüyoruz. Bu uğurda değişik işler yapıyoruz. Kendimize zarar veriyoruz bazen. Bir şekilde bir öneme sahip olduğumuza inanmak istiyoruz. Başkasından medet umuyoruz her zaman.
     Kendimizi sevebiliriz aslında. Ama bu sizi şefkatle seven bir başkasının tatlı aşkının yerini tutmuyor hiçbir zaman.
     Çocukça triplere giriyoruz. Oysa tek istediğimiz şey aklımızı kurcalayan insanların iki dakikalık da olsa hal hatır soran konuşmaları.
     Ne yaptığımızı bazen biz de bilmiyoruz. Sonradan düşününce fark ediyoruz ne kadar aptal gibi davrandığımızı. Kalbimizi yakan düşüncelerden kaçabilmek uğruna boğazımızı yakıyoruz, ciğerlerimizi parçalıyoruz. Tanımadığımız insanlarda arıyoruz çözümleri. Tesellileri...
     Bazen de çoğul konuşuyoruz kendimizi teselli edercesine. Bu sorunları yaşayan tek kişi biz olamayız diye düşünmek istiyoruz.
     Çünkü güçsüz hissediyoruz. Bundan daha fazlası olduğumuzu göremiyoruz. Beynimiz oyunlar oynamaya başlıyor. Şeytana uymak diye kandırıyoruz kendimizi. Oysa her insanın yaşayabileceği zayıflık denizine düştüğümüzün farkında değiliz.
     Peki bu dönemlik kaçış nöbetlerinde ya gerçekten kaçarsak? Ya geri dönemeyeceğimiz hasarlar bırakırsak?
      Kim tekrar sarılacak bize? Kim başını boynumuza gömüp kaybolacak bizde? Kim öpecek dudaklarımızı? Kim sevişecek bizimle özlemenin verdiği hırçınlıkla?
     Biz kimi özleyeceğiz tekrar? Kimi düşüneceğiz kalbimiz ağzımıza gelircesine...
     Ya bu buhranlı halleri atlatamazsak ve kendimizi bir daha bulamazsak? Ya hiçliğin içinde kaybolursak?
     Ya ölümün kıyısına yürümeye başlarsak? Ya çoktan kıyıya ulaşmışsak?

29 Ekim 2014 Çarşamba

kaybetmek...neyi kaybetmek?

     Ve derin bir nefes aldı kız. Bir kez daha emin oldu kaybetmediğinden. Artık yatağında uykuya dalabilirdi rahatça. Huzurlu rüyalar görebilirdi. Çünkü çocuk bir kez daha haykırmıştı "ne yaparsan yap senden vazgeçmemi sağlayamayacaksın."diye.
     Şiirler yazdı çocuk, şarkılar mırıldandı. Haftalar sürecek bir kalp sancısına doğru yola çıktı. Seviyordu işte. Neyi sevdiğinden emin miydi? Her an gözlerinin önünde oluşmaya başlayan kızın yüzünü mü, kollarının arasına aldığında içine çektiği kokusunu mu, geceler boyunca kan ter içinde kabuslara yolculuk ettiren terk edişlerini mi?...
     Neşeyle güldü kız. O her zaman mutluydu zaten. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Onu herkes severdi. O çocuk ise daha bir ayrı severdi. Üstüne titrerdi ve kız bilirdi hiçbir zaman kaybetmeyeceğini. İstediği gibi oyunlar oynayabilirdi. Çünkü kaybedecek bir şeyi yoktu. En ufak bir sorunda çocuğun kollarının şefkatle açılacağını, kalbinin serseri bir heyecanla çarpacağından emindi.
     ***
     Uzaklardan izledi yazar bütün bu olanları. İzlediği kız ve çocuk hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Yine de tuhaf karşılamıştı olanları, olmaya devam edecek olanları. Bir kumandan değildi ama yine de doğru tahmin etmişti olacakları. Zaten bir kumandan olmaya gerek de yoktu tahmin edebilmek için. Her şey gün gibi ortadaydı.
     Kız şımarıktı biraz. Sevilmekten hoşlanıyordu. Çocuğu kaybettiği her an nabzını yoklar gibi hayatına ani girişler yapıyordu. Kalbinden aslında hiçbir zaman çıkmadığını ve asla çıkmayacağını bilene dek terk etmiyordu o hayatı.
     Çocuk ise aşıktı. Asla vazgeçemeyeceği bir tutkunlukla sonuna kadar bağlıydı kıza. Ne olursa olsun vazgeçemeyecek kadar yüreğine kazımıştı kızın adının her harfini... Yapabilecek hiçbir şeyi yoktu sevmekten başka. Hayatta kaybettiği onca şeyden sonra 'sadece onu sevmek' kalmıştı masum çocuk avuçlarında.
     ***
     Peki kızın en korktuğu şey neydi? Kaybetmek... neyi kaybetmek?
     ***
     Egonun oynadığı o aptal oyunlardan biriydi yine. Şimdilik iyisin hayatını yaşayabilirsin diye fısıldayıp duruyordu. Fakat çocuğun ilgisini çeken en ufak bir pırıltı bile çılgına çeviriyordu kızı. Çünkü kız deli gibi korkuyprdu kaybetmekten. Deli gibi korkuyordu çocuğun onu bir daha öyle tutkulu bir şekilde sevmemesinden. Çünkü kız adı gibi emindi o çocuktan başka hiç kimsenin onu bu denli sevmeyeceğinden. Çünkü acı gerçek buydu. Gerçekten de ondan başka kimse adını yüreğine tane tane işlemeyecekti. Kimsenin dudaklarından öyle güzel dökülmeyecekti ismi. Kimsenin satırlarında adı geçen eşsiz güzellik olmayacaktı. Bu günden sonra kimsenin kalbi o serseri aşığın kalbi kadar asil olmayacaktı.
     ***
     Çocuğun kalbi yanacaktı bir süre. Bir süre sonra kaçıp gidecekti tekrar belki de. Unutana kadar uyuşturacaktı benliğini. Tam unutmak üzereyken...
     'Nasıl ya?'diye haykıracaktı kız. Çünkü çocuk onu unutamazdı. Unutmamalıydı. Eskisi gibi sevmeliydi tekrar. En kısa zamanda hatırlatmalıydı kendini.
     ***
     Ve sonu gelmeyen bir döngüye girdi ego. Biri her zaman sevilmeliydi çünkü onu önemli kılan başka bir şey yoktu. Diğeri her zaman sevmeliydi çünkü elinde yapacak hiçbir şey kalmamıştı.
     ***
     Unutup hatırlayarak heba olmak üzere bir ömrün arasına sıkışmış iki kayıp ruh vardı aslında ve bu iki kayıp ruhtan biri hikayedeki kız değildi...

1 Eylül 2014 Pazartesi

ne yazdım ben de bilmiyorum ki...

     Ne söyleyeceğini bilmez bazen insan. Günlerce uyuşturulmuş bir halde dolanmak ister. Ya da öylece yatmak. Hissetmekten yorulur bazıları. Olmayacağını bildiği şeyleri sürüdürmeye çalışmaktan yorulur.
     Görünürde her şey iyidir ama. Dışarıya öyle gösteririz. Gülümseriz falan. Ama içimizde ne kadar kapana kısıldığımızı düşünürüz.
     Müzikler anlatır derdimizi. Paylaşıp dururuz kendi kendimize. Sanki birileri ciddiye alıyor da... Ama ciddiye aldığını umarız. İnsanız çünkü. Oralarda bir yerde, ekranın diğer yanında bizi anlayan biri olduğunu hayal etmek güzeldir. Aynı duyguları paylaştığını düşünmek vesaire.
     Sonra bir de gerçeklik yanı diye bir şey var. Ne kadar gerçek olduğu da belirsiz ya neyse. İşte o yan, "kızım ne saçmalıyosun" diyip duruyor. Şöyle bir tane vurucam ona o olucak.
     Pardon ben genel bir şey yazmaya çalışıyordum. Kendi duygularımdan bahsetmeyi sevmem.
     Dövme yaptırmak istiyorum. Tavsiye veren iki arkadaşım da "iyi seçim yap.senin için anlamlı olsun."dedi. İyi de ben bir şeylere anlam yüklemeyi sevmem. Nolucak anlam yükliceksin de? Vücuduna yaptırdığın bir şey. O yüklediğin anlamın yerle bir olmayacağının garantisi de yok.
     Al işte yine uzaklaşıyorum edebiyattan. İçmek böyle yapıyor insanı herhalde. Neyse.
     Youtube'un aynı sayfalarında buluştuğun biri vardır. Aynı şarkıyı dinlemişsinizdir. Sözlerine bakmışsınızdır. Duygularınızın aynı olduğunu bilirsin. Ama şartlar uygun olmadığından lanet olası hayatında hiçbir şeyi değiştiremezsin. Her şey basit bir kelimeye bakar. Ama uygulamada öyle olmaz.
     Bu sırada yeni insanlarla tanışırsın. Sohbet her zaman iyidir. Ama onların da bir geleceği yoktur. Gelip geçer hepsi. Bir an yeni bir dost bulduğunu düşünüp sevinirsin. O da puf olur. Sonra kendinle baş başa kalırsın. Hiçbir zaman kendin olamadığını fark edersin. Hep birilerinin duygularını düşünmekle geçirmişsindir hayatı.
     Hangisi daha güzel acaba? Hiç başkalarını umursamadığım bir an olmadı. Olduysa da sonrasında aylarca pişmanlık yaşadığım kesin. Başkalarını umursamayacağım sınır noktasına henüz ulaşmadım muhtemelen. Ama ulaşırsam çok şeyin değişeceğini biliyorum.

3 Haziran 2014 Salı

Ben de Eğlenmek İsteyebilirim

     Küçüklüğümden beri herkesin koruması gereken biri oldum. İlktim, tektim, tatlıydım, sevimliydim, usluydum... Savunmasızdım. İyilik doluydum. Kötülükle işleyen dünyada bu kadar iyi bir varlık korunmalıydı.
                                                                   ***  
     Masumdum. Öyle kalmalıydım. Herkes sapıtabilirdi, herkes kafayı sıyırabilirdi ama ben masumiyetimi asla kaybetmemeliydim.
   
     Güvende olmalıydım. Herkes ot çekebilirdi, vuruş yapabilirdi, hap atabilirdi ama ben sonu iyi bitmeyebilen bu şeylerden uzakta, güvenli altın kafesimde yaşamalıydım.
   
     Terbiyeli olmalıydım. Herkes siktir edebilirdi, herkes bir şeylerin amına koyabilirdi, herkes birilerinin götüne sikebilirdi ama ben "ne gerizekalıca bir şey" demekle yetinmeliydim.
   
     Güçlü olmalıydım. Herkes acı çekebilirdi, herkes kıvranabilirdi, herkes elin kızı yada adamı yüzünden dağılabilirdi ama ben böyle basit şeylerle yerle bir olmayacak kadar güçlü olmalıydım.
                                                                   ***
     İmrenilen kişi olmalıydım en başta! Herkes benden uslu şeyler beklerdi. Ben içkiyi iki bardağa çıkardığımda endişelenirler, "çok içme boşver" derler, bara gitmeye kalktığımda "yanında biri olmadan gitme" derler, tanımadıklarımla muhabbet edip numaramı verdiğimde "sana yakışmıyor böyle şeyler" derler, çılgınca fikirlerden bahsettiğimde "çok iyi şeyler değil bunlar" derler ve beni ben olmaktan çıkarırlardı.
     Sanki etrafımda kutsal bir hale varmış gibi. Bembeyaz görüyorlar beni. Siyah olabileceğimi düşünemiyorlar. Sanki onlar için ulaşılmaz ama kesinlikle korunması gereken nadide bir parçayım.
     Kimisi için fazlayım. Kaldıramazlar beni. Yine de başıma bir şey gelmesinden endişelenirler. Onların kötü davranışlarını örnek alacağımdan korkarlar. Sanki ben de isyan etmek isteyemezmişim gibi. Sanki içki içmek çok kötü, öpüşmek iğrenç, haplar pislik.
     Korkuyorlar... Çünkü benim ne kadar güçlü olduğumu bilmiyorlar. Onlar gibi olduğumu sanıyorlar. En ufak bir kötülükte onlar gibi dibe vuracağıma inanıyorlar. Ama beni hiç tanımıyorlar. Bunları yaptığımda bile kendim olabileceğime inanmıyorlar. Beni kaybetmekten korkuyorlar. "Bunlar olmasındansa benden uzakta olsun ama güvende olsun" demek daha kolay onlar için. Kaldıramazlar benim 'bile' dibe vurabileceğim gerçeğini.
     Onlar dipleri yalarken, güzellikleri göremezken, ben de göremediğimi söylediğimde bana hala var olduklarını ispatlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Değerli olduğumu düşünüyorlar. Hep çocuk kalmam gerektiğini düşünüyorlar. Evinde oturan, kimseye karışmayan, barbi bebeklerle oynayan o kız olmamı istiyorlar.
                                                                     ***
     Kendi kararlarım olduğunu düşünmüyorlar ama. Kendimi kontrol edebilecek kadar güçlü olduğumu bilmiyorlar. Ne kadar içersen iç kendini kaybetmek sana bağlı. Ve kendini kaybettiğin için suçu içkiye atıyorsan kendinle çelişiyorsun demektir. Sorumluluk alamıyorsun demektir. Benim de kendi sormluluğumu alamayacağıma inanıyorlar. Ama merak etmeyin. O kadar zayıf değilim. Beni zayıflatacak kadar ağır anılarım olmadı. Sizin gibi aşk acıları çekmedim. Annem ve babam tarafından sevildim. Sevgiye fazlasıyla tokum. Bana iki güzel laf eden birine tutulacak değilim.
                                                                     ***
     Sadece biraz eğlenmek istiyorum. Benim için endişelenmeyi bırakın artık. O altın kafeste önüme müzik cd'leri koymayı kesin. Beni müziğin merkezine gönderin...

1 Haziran 2014 Pazar

Düşüncesiz Ruhlar, Arta Kalan Kalpler

     Müziğin tınılarıyla başlamıştı her şey. Konuşmuştu. Garipti. Çünkü o hiç konuşmazdı. Sadece orada dururdu. Oradaydı. Bir şeyler yapardı.
     Gülerek izlerdi onu. Umursuzluğundan hoşlanırdı. Ruhsuzluğuna tutkundu. Hissetmemesinden bir parça vermesini isterdi. Onun gibi hissiz olabilmek isterdi. Hayallerine gidebilmesi için hissizleşmesi gerekiyordu. Sonra cesaret gelecekti. Her şeyi bırakabilecekti. İstediklerine kaçacaktı. İstediklerinin kollarına kıvrılarak uyuyacaktı. Ama önce hissizleşmesi gerekiyordu.
     Onu izlemeye devam etti. Onun konuşmasını dinledi. Ona cevap verdi. Tavsiyesini dikkate aldı. Kimse farkında değildi ama aslında onun sayesinde değişmişti. O kadar değişmişti ki...
     Fakat kalbinin düşüp gidebileceğini düşünmemişti. Sadece konuşmuştu. Sadece onu dinlemişti. Ve düşen kalbinin ona yuvarlanacağını bilmiyordu. O da bilmiyordu düşüncesizce dokunduğu kalbin artık aynı olmayacağını. Suçlayamazdı onu. Bilmeden yaptığı şeyler için suçlayamazdı.
     Keman tellerinden çıkan son tınılar gibiydi solukları. Terk etmesi gerektiğini biliyordu. Uzatamazdı.

27 Mayıs 2014 Salı

Gece düşünceleri

    Ne düşünmesi gerektiğini bilmeden oturuyordu. Saçları omuzlarına düşüyordu. Bu kadar umutsuz olmak için ne yapmıştı? İstediğini yapmak neden bu kadar zordu?
     Feda etmesi gereken o kadar çok şey vardı ki... Ve başkalarının kalbini kendinden öne koyacak kadar salaktı. Salak olduğunu biliyordu. İstediklerini yapabilirdi aslında. Fakat bütün o kalpleri ateşe atamayacağının farkındaydı.
     Nasıl yapabilirdi ki? Ansızın insanların hayatından çıkıp gidemezdi! Bunu onlara yapamazdı. Kimseyi habersiz bırakamazdı. Onu merak ederlerdi. Özlerlerdi. Endişelenirlerdi. Onlara bunu yaşatmaya hakkı yoktu.
     Peki kendi içinde kopanlar ne olacaktı? Aylardır bunu düşünüyordu. O ilk konuşmayı yaptığından beri aklından çıkaramıyordu. O ne olacaktı? Emin olduğu tek şey bunların hiçbirini istemiyor oluşuydu. Özgürlüğe duyduğu tutkuydu.
     Özgürlükle sevişebilirdi. Özgürlükle istediği her yere gidebilir, istediği her şeyi yapabilir, her şeyi söyleyebilirdi. Kimseye açıklamazdı neden yaptığını. Düşünmezdi bıraktıklarının ne hale gelebileceğini. Kırık parçalar umrunda olmazdı.
     Umursamamayı sağlayan bir hap var mı diye düşünmeye başladı oturduğu yerde. Aşk acısı mı? Yapmaaaa, dedi kendi kendine. Böyle klişe bir şeyle mi umursamayı kesecekti??? O aşk geri gelmeye karar verdiğinde ne olacaktı? Kavuştuğunu sandığı bütün umursuzluk onu terk edecekti. Yine aynı şeyler yaşanacaktı. Başta güzel gelecekti belki ama sonra yine o kapana kısılmışlık duygusu etrafını saracaktı. Kalbi sıkışacaktı. Nefes alamayacaktı.
     Tuhaf, diye fısıldadı. Nedir tuhaf olan, diye sordu hemen ileride oturan arkadaşı. Hiç, dedi ona. Ama kafasının içinde patladı bütün düşünceler. Aşk ve umutsuzluk aynı hissettiriyor! Lanet olsun! İkisi de o kadar benzer ki!
     Kalbin sıkılıyordu çarparken, bedenin uyuşuyordu düşünürken, nefesin daralıyordu, her şeyin seni daralttığını düşünüyordun. Bir tık fark vardı arasında. Biri seni sersemletirken diğeri düşeceğini bildiğin bir uçuruma sürüklüyordu.
     Parçalar batıyordu her yerine. Gitmek istiyordu. Kaçmak istiyordu. Bunu yapacaktı. Oh, evet. Kesinlikle yapacaktı. Gülümseyerek ona bakan, hayat hikayesinden parçalar anlatan arkadaşını izlerken aklından bunlar geçiyordu. Evet ondan bir dayak yiyecekti öylece gittiği için. Ama anlayacaktı bir süre sonra onu. Bunu biliyordu. Çünkü arkadaşlar bunu yapar değil mi? Anlayış gösterir...
     Gidecek ve hayatını yaşayacaktı. Birkaç gün, ay ya da yıl... Fark etmez. Hiçbir pişmanlık bırakmadan dönerdi belki. Ya da orada kalmaya devam ederdi. Herkesten ama 'herkesten' kaçardı. Kimsenin onu tanımadığı bir yerde tamamen yeni biri olurdu...

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kendini gerçekleştiremeyenler

     Her gün uyanıyoruz, bir şeyler yiyoruz, işimizi yapıyoruz, ders çalışıyor ya da aşk acısı çekiyoruz. Geçmişi yad ediyoruz bazen. Orada bıraktıklarımızı düşünüyoruz. Hava kararıyor. Otobüse biniyoruz. Eve gelip yatağa geçiyoruz. Uyuyoruz. Yada müzik dinliyoruz. Bir şeyler yapıyoruz. Doğru.

    Peki kendi istediklerimiz? Onları ne kadar yapıyoruz? Bize paralı meslekleri öğrettiler her zaman. Sevdiğimiz şeyleri değil... Parayı sevdirdiler bize. En önemli şey bu dediler. Hayaller kurduğumuzda aç kalırsın dediler. Ama aslında o zaman mutlu olacağımızdan kimse bahsetmedi. Çünkü para kazanmak mutlu olmaktan çok daha önemliydi onlar için.

     Hayat kısa, derdi bir arkadaşım.

     Fuck it, derdi Skins'teki rahmetli Chris.

     Harikasın, yüklerinden kurtulmalısın, derdi hayatı 11 sene ıskalamış aşk madurlarından biri.

     Bak, bu hayat senin, şu anda ne yapmak istiyorsan onu yap, derdi siyah saçlı kadın.

     Neden anları ıskalamak için eğitildiğimizin farkında değil kimse? Neden öylece söylenenleri yapıyorlar? Mutlu değilsin. Mutlu değilim. Mutlu değiliz. Kendimizi gerçekleştirmediğimiz sürece de olamayacağız. Bunun farkındayız. Peki neden lanet olası bir itici güce ihtiyaç duyuyoruz?

     Ben öleceğime onlar ölsün, derdi Katerina Petrova.

     Katerina bunu diyebilir. Çünkü onun hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şeye bağlanmak istemiyordu. Oradan oraya giderken umursayacağı biri olsun istemiyordu. Özgür olmak istiyordu. Elinde hiçbir şey yokken egoist olabilirsin. Bunu herkes yapabilir.

     Evet, hayat kısa dostum. Haklısın. Ama istediğimiz şeyleri yapabilmek için buna uygun olmamız gerek. Sen uygunDUN. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Artık uygun olmayacaksın. Çünkü elinde bir şey var. Tutunuyorsun. Ama kendi istediklerine değil. Hala sahip olabilmek için gerekli olan şartlara tutunuyorsun.

     Ben de sık sık fuck it diyorum sevgili Chris. Her dediğimde aklıma sen geliyorsun. Ama lanet olsun, sen de sana "fuck it" demeyi kestiren birini buldun. Yani tek başınayken haklısın. Sonuna kadar FUCK! Ama hayatı biriyle paylaşırken, birileri senin yanındayken onu demek olmuyor. Kaldı ki sen de öldün gittin zaten.

     Yüklerimiz... 11 yıllık aşk maduru. Yaşın almış gitmiş. 11 seneni çöpe attığını kabul ediyorsun. Benim de atmamı istemezsin. Biliyorum. Kimse istemez. Yaşadığı zorlukları başkasının da yaşamasını istemez. Durumu kolaylaştırdığını sandığı tavsiyeler verirler. Ben ettim sen etme misali... Ama olmuyor be. Terzi kendi söküğünü dikemiyor. Ne sen 11 yılını geri getirebilir, travmalarını kafandan silebilirsin Ne de ben yüksüz kalabilirim.

     Hayat benim. Ne yapmak istiyorsam onu yaparım(mümkün olduğu ölçüde). Bazen hiçe sayarım. Aşk madurunun da dediği gibi benimle olmanın bedeli geride bir enkaz bırakmaktır. Neden ben de çözemedim. Ama enkaz bırakıyorum dokunduğum her... Neyse. İstediğini yapmak güzeldir. Hesap vermemek. Kendine saklamak. Dozunu bilmek.
     Siyah saçlı kadın seni seviyorum. Hayatı ıskalayanlar olarak çok tatlıyız bence. Ama hala istediğim noktaya bir gün geleceğime inanıyorum.

11 Mayıs 2014 Pazar

Mmmmm neyse

     İntikama aşık insanlar vardır hayatta. Yaptıkları tek şey birinin canlarını acıtmasını beklemek. Böylece intikam planlarının ilk ilmeğini atacaktır. Bundan o kadar zevk alır ki...
     Sabırlıdır o insanlar. Doğru anın ellerine geçmesini günlerce haftalarca bekleyebilir. O an öyle yada böyle gelecek çünkü. Ve o, avına yaklaşan bir çita gibi sinsice ilerleyecek.
     Peki kurban her zaman ne yaptığının farkında mıdır? Bu daha önemli bir soru. Çoğu, ne zaman ne yaptığını bile hatırlamıyor. Birinin zihninde bu kadar kalıcı olabilecek kadar değerli değiller çünkü. O umursuzluk boşluğunda attıkları adımların, savurdukları lafların nereye varabileceğini düşünmez.
     İntikamcı o günü kavrayıp kurbanın midesine uzunca bir bıçak soktuğunda kıvranır kalırlar. Uyuşurlar. Hissedemezler. Geçici bir süre hissedemediklerini sanırlar. Sonrasında intikamcı her şeyi hatırlatmaya başlar. Söylediklerinin bu noktaya geleceğini bilseydi hiç o lafları eder miydi kurban?
     Hiçbirimiz dikkat etmiyoruz ne dediğimize. Neden dediğimize. Boşlukta hissettiğimiz her an sallıyoruz adımlarımızı, nereye gelirse. Birinin üstüne bastığımıza dikkat etmiyoruz. Boş laflar ediyoruz. Boş sarhoşluklara kapılıyoruz. Umursamadığımızı biliyoruz. Ama sonra? Sonrasını siktir et diyoruz. Ama umursuzluk anında yapılanların geniş bir manevrayla godoslama bize çarpacağından haberimiz bile yok.

30 Nisan 2014 Çarşamba

Parçalanmış ip ve Demirden merdiven

     Ben kimim? Hiçbir fikrim yok. Herhangi biri olabilirim. Bir hikayenin karakteri ya da yaratıcısı. Her gün konuştuğunuz arkadaşınız ya da her gün önünüzden geçen siluet. Yardım etmeye çalışan bir peri ya da kafanızı daha da karıştıran bir illüzyon.
     Bir yazarın dünyasını anlamanız zor. Ne zaman kendinden bahsediyor ne zaman başkalarını anlatıyor bilemezsiniz. Belki de anlattığı sizsinizdir. 
     
     Ama ben; üç günde öğrendiğim şeyleri, bir saniyede çöpe atabilecek biriyim.
     

     Acımasızım.


     Herkesin dâhil olduğu bir kendi olma savaşındayım. Pek başarılı olduğumu da söyleyemem. Bazen ilham kaynakları buluyorum. Sonra o kaynakların benden kötü bir durumda olduğunu görüyorum. Çünkü kanıtları önüme sunuyorlar.

     Kendin olmak nedir ki? Her halükarda herhangi bir sistemin ucu değiyor sana. Ama benim gözümde; yaptığın şeyleri mümkün olduğunca kendi istediğin doğrultusunda yapıyorsan kendinsindir. 
     
     Peki onu bu duruma ne getirdi, diye düşündü kız. Çok mu yaralıydı, çok mu âşıktı, çok mu umutsuzdu? Kuyunun dibindeydi aslında. Atılan her ipi tutacaktı yağ kaplı olsa da. Çocuğun parçalanmış bir ipliği tuttuğunu görebiliyordu kız. Fakat çocuk bunun ne kadar farkındaydı? İpi atana olan tutkusu muydu onu harekete geçiren?
İpin diğer ucunu tutan hiçbir şey olmadığını ne zaman fark edecekti?

     Seni ilgilendirmez, dedi çocuk, kızın gözlerine bakarak. Her zaman kendi kararlarımı verdim. İyi ya da kötü her zaman benim istediğim oldu. Şu anda da o ipten çıkmak istiyorum, diye devam etti.

     İpi bir şey tutmuyor ki, dedi kız. Çocuk omuz silkti. Düşersen ağlama, dedi kız. Çocuğun koyu gözleri hırsla açıldı. İpe öyle bir sarıldı ki; elinden kayan ipin, hayatının her bir karesi olduğunun farkında değildi.

     Düşeceksin, dedi kız. Çocuk tırmanmaya çalıştı. Avuçlarının arasında ilerleyen iple yukarı çıktığını sanıyordu. Gözleri yukarıdan ona bakan gözlerdeydi. Oradaki kız gülümsüyordu. Aldatıcıydı. Çocuk ipi her çektiğinde ona yaklaştığını düşünüyordu. O kadar başı dönmüştü ki, ona yaklaştığına inanıyordu.

     Ama ayakların yerde, dedi arkasındaki kız, benim bastığım zemine basıyorsun. Çocuk duymadı. Dönmedi. İpi çekmeye devam etti. Çünkü kendince yaklaşıyordu ona. Hayatının hâkimine. Kararlarının tanrıçasına. Yorulmaya başlıyordu. Ama ona ulaşmasının bunu gerektirdiğini biliyordu. Yorulmak zorundaydı. 

     Kendini ne zaman kaybedersin biliyor musun, diye sordu kız. Çocuk ona döner gibi oldu. Gerçek sandıklarının tekrar hayal olduğunu anladığın zaman, diye devam etti kız. Çocuk yorulmuştu artık. Ama yukarıdan ona bakan gözler oradan gitmiyordu. Ona ulaşmalıydı. Ona ulaşmak için onun istediği her şeyi(ki bunları kendi kararları sanmaya devam ediyor) yapmalıydı. Yapacaktı da.

     Ben gidiyorum, dedi kız arkasından. Bir de baktı ki kız çamurlu duvara dayadığı demir merdivenden tırmanmaya başlamış.

     Nereye, diye sordu çocuk. Kız omuz silkti. Onu ipin sonuna kadar izlemişti. Ve izlerken(çocuğun sanmak istediği gibi) öylece beklememişti. Kendi merdivenini yapmıştı. Çocuk ipin ucunu avuçlarında tuttuğunu anladığında kız merdivenlerden çıkmıştı bile. O koca çukurun tepesinde diğer kızla bakışıyordu şimdi.

     Karşısındaki kızın tatmin olmuş ifadesini izliyordu kız. Kızlar neden böyle olmak zorunda, diye düşünüyordu. Acı çektirmekten aldıkları haz, elindeki oyuncaklarla akıllıca oynayışları, melek gülüşleri... O kadar kandırıkçıydılar ki... Ben nasıl bir kızım, diye düşündü sonra. Onun gibi miyim? Oynamaktan hoşlanıyor muyum?

Çocuğun kafası öne düştü. Elleri kasıldı. Titremeye başladı.

     Haklıydı, diye düşündü çocuk gözyaşları içerisinde. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Lanet etti kendine(çünkü beklediğini sandığı gözlere lanet edemeyeceğini hala biliyordu).  O gözler bir kez daha uzaklaşıp gitmişti.

     Arkasındaki demir merdiven duruyordu. Fakat oradan çıkacak hali de kalmamıştı. Zaten o an anlamıştı gidenin aslında gittiğini. Gelmeyeceğini. 

     ***
     Bazen yaptığımız seçimler apaçık gözükür aslında. Mesela yukarıda da bahsedildiği gibi çok güvendiğimiz, güvenmek istediğimiz şey kopmak üzere olan, ucu bir yere bağlanmamış iptir. Sadece kendimize çekeriz ve çektikçe tırmandığımızı sanırız.

     Asıl şey ise burnumuzun dibindedir. Sapasağlam oradadır. Ve biz garip bir şekilde onun hep orada kalacağına inanırız. Ve sona geldiğimizde onun sağlamlığını gözümüze sokarak tamamen bizi bıraktığını anlarız.

     Ve bazen bazı şeyler için geç olur.
     ***

     Öyle işte